CANKUŞ
Aslında kafesteki bir kuşla, bir aşığın arasında birçok benzerlik vardır. Hele bu aşk karşılıksız ise, bu benzerlik çoğalır. Mesela kafesteki kuş, bütün gün duvara bakar. Bazen bir şeyler söyler, ama bilir ki, duvar cevap veremez. Yine de ona anlatır, anlatır… Aşık da öyledir, odaya kapanır, karşısındaki duvara anlatır, anlatır… O duvarların dili olsa bin asırlık malzeme çıkar. Kuş gökyüzüne hasrettir, her zaman. Balkona çıkarıldığında gözlerini gökyüzünün eşsiz maviliğinden alamaz. Bıraksalar günlerce kımıldamadan seyredebilir. Süzülen kuşlara imrenek bakar. Daldaki ya da karşı evin çatısındaki cilveleşen kuşları kıskanır. Bilir ki, asla onun bir yari olmayacak. Aşık da öyledir. Gökyüzünü seyre dalar, gözleri buğulanır, açık havada yüreği havasız kalmış gibi çırpınır durur. O yoldan geçenlere bakar, sevgilileri kıskanır. İstemsizce onlara bakarken dalar gider. Farkına vardığında ise, fena halde utanır. Tabi kuşun utangaçlık duygusu insan kadar belirgin olmasa da, içine kapanma onda da görülür. Bu arada aşığında bildiği acı gerçek sevdiğinin asla yanında olmayacağıdır. Her ikisinin en ortak özelliği hasrettir. Hem de ömürlük bir hasret.
Kuş eve salındığında döner durur ama bir yere varamaz. Yani kesmez onu kısa ve kısıtlayıcı uçuşlar. O, uzun ve uçsuz bir özgürlük ister. Gitmek ister, çok çok uzaklara… Ama zorunlu bağlılıklardan kurtulamaz. Diyelim ki özgür kaldı, hani hayal ya, daldı bulutların arasına, döne döne deldi onları sonra daldan dala kondu. Sonra bir parkın yeşilliğine bıraktı kendini. Diğer kuşlar, nereden yemek bulunur, nerede yuva kurulur, soğuktan nasıl korunulur hepsini bildikleri için bir sıkıntıları yoktu. Ama o, hepsine yabancıydı. Yanlarına gidecek cesareti de yoktu. Hem onlardan çok farklıydı. Hem tüylerinin renkleri, hem de boy olarak. Yanlarında barınma imkanı yoktu. Tabi bir de kedi konusu vardı, bir de yaramaz çocuklar. Kanatları çok güçsüzdü. Kaçması imkansızdı. Ya bir kediye yem olacak, ya da yaramaz bir çocuğun hedefi olup, taş yağmuruna tutulacaktı. Yani özgürlük çok güzelse, evinden uzak yaşatmak, üstelik yalnız başına hayatta kalmak, bir o kadar zordu. Uzun lafın kısası hayalde bile, hem özgür, hem de yaşam mücadelesinde başarılı olmak imkansızdı. Derin bir iç çekti kuş, minicik yüreğini derin bir sızı kaplamıştı. Aşık da öyledir, evin içinde döner durur. Hiçbir şey onu tatmin etmez. Gitmek, kaçmak ister çok uzaklara… Ama zorunlu bağlılıklar da onun yakasını bırakmaz. Hayaller kurar O’da, tıplı kuş gibi. Kaç gün yaşayacaktır yalnız başına? Gezdi, tozdu diyelim ilk günler. Hani kim bilir iyi gelir ilk zamanlar. Ya sonra? Gece el, ayak çekilince… Kuştan şanslı olduğu bir konu barınma kolaylığı. Ama kaç gün? Sonuçta aşık da, çaresiz sıyrılır hayallerinden, benzer bir sızıyla…
Her ikisi de çırpnır durur, konuşurlar kimse anlamaz ya da anlamak istemezler. Çünkü işlerine gelmez. Uğraşamaz kimse onlarla, zamanları yoktur, başka dertleri vardır, çok yoğunlardır. Yani onlara vakit ayıran olmaz. İkisi de çok yalnız kalır. Hem de kafa yedirecek olandan. Kimse görmez onları, seslerini duyuramazlar, ne duyurmak istediklerine, ne de başkalarına… Yani tabi arada arar, sorarlar, gereksinimlerini öğrenmek için kısa konuşmalar yapalar. Anlık iyi hissetmeler olur. Çevrelerindeki insanlar, şöyle bir dokunurlar yalnızlıklarına. Ama bu kısa dokunuşlar yeterli olmaz. Dokunuştan çok hissetmek, anlık değil ömürlük ilgi ve alaka isterler. Tıpkı tüm aşıklar gibi, kanat çırpmadan uçmak isterler.
Kuş, kendi dilinde anlatamayınca insan dilini öğrenir, bu karşısındakini tekrar etmekten ileri gitmez, nafile yine amacına ulaşamaz. Aşık insan dilini bırakır, yazı dilini öğrenir. Yazar da yazar… Kuş yapar gönderir, dal yapar uzatır, mısra mısra dizilir şiir olur, kelimeleri dizer destan yazar, nafile o da ulaşamaz.
Kuş balkona çıkarıldığı bir gün, balkon demirine konan bir kuşa aşık olur. Her gördüğünde kafesini devirmek istercesine kendini oradan oraya atar. Aşkını haykırmak için bağrınır ama sesini duyuramaz. Çünkü aşkı özgürdür. Kafesteki kuşa dönüp bakmaz bile. Oysa biraz zaman verseydi, anlatması için bir şans tanısaydı, en azından küçücük yüreği biraz da olsun ferahlardı. Özgür kuş, onu değil görmek, duymadı bile. O dilediği yere gidebiliyordu, gitti de… Hem de dönüp arkasına bakmadan. Tamam ikisi de birbirinin hayatlarına uyum sağlayamazlar ama en azından iki dakika da olsa dinleyebilirdi. Artık aşık ile bir farkları yoktu. İkisinin de sevdası çok uzak diyarlara uçmuş ve onları hiç düşünmemişlerdi bile. Oysa herkes bir şansı hak ederdi değil mi? Bu koca bir yalan. Aşk hak tanımıyordu kimilerine. Şarkıda da dediği gibi “Bazen küçük bir an için ömür bile verilir.” Onlar buna hazırken, bunun önemi bile olmaması, onları yalnızlığın demir parmaklı kafesine bir ömür hapsetmişti. Çünkü her ikisini de Cankuşu’da uzaklardaydı ve belki de yanlarında onların Cankuş’ları vardı.
Selin SABCIOĞLU
29/10/2016

Yorumlar
Yorum Gönder